|
| |
|
| Bolt yalnızca bir animasyon olarak değil, köpeklerle ilgili güçlü gözlemleri, hareketli olay örgüsü ve eğlenceli senaryosuyla da dikkat çekiyor. Üstelik bu sevimli karakterlerin maceraları üç boyutlu teknolojiye sahip sinemalarda daha da keyifli bir seyirlik sunabilir. Ne kadar beklendik bir yol izlese de Bolt’un özelliği karakterlerinin ustaca yazılmasından kaynaklanıyor. Çocuklu aileler için güzel bir armağan. detay >> |
| |
|
| Avustralya yavaş yavaş insanı hissizleştirecek denli duygusal tacizde bulunan, yorucu ve kazanımsız bir seyir. Sayabileceğim tek artısı da filmin herhangi bir başarısından değil Avustralya’nın kendi güzelliğinden kaynaklanıyor. Tepeden yapılan çekimlerde doğa müthiş; özellikle sığırların kışkırtıldığı bir sahnedeki görüntüler harika. Filmin asıl yapım nedeni gibi görünen Oscarlarda birkaç teknik ödül dışında filme yeşil ışık yakılabileceğini hayal edemiyorum. Filme verdiğim üç puandan birini Avustralya’ya, birini çocuk oyuncuya, diğerini de sığırlara veriyorum. İzlemek isteyenler için sabır diliyorum. detay >> |
| |
|
| Neredeyse söz konusu Audi marka arabanın 90 dakikalık bir reklamı gibi Statham kadar Audi’nin de hünerlerini gösteren film, her zamanki gibi bol aksiyonlu ve gerilimli. Müthiş ölümden kıl payı kurtulma sahneleri ustaca yazılmış. Aksiyon sahnelerinin koreografileri harika. Statham bekleneceği üzere jilet gibi. Filmin en büyük kusuru Ukraynalı oyuncunun seçimi ve tüm hareketin ortasına sakarca yerleştirilmiş romantik sahnelerde. Bunun dışında fazlaca kafa kurcalanmadığı sürece sonuna kadar nefes kesecek bir aksiyon filmi aksiyon severleri bekliyor. detay >> |
| |
|
| Filmde söz konusu karar mekanizmaları, etik seçimlerden, dostluktan, vicdandan, hatta kişinin kendisinden uzak, çok daha büyük ve anlaşılmaz bir çarkın birkaç dişlisinin birkaç dönüşünden güç alıyor. Bu çok bilinmezli denklemde Amerika da karşısına aldığı güçlerden daha ‘iyi’ ya da ‘masum’ olmadığını bir zahmet kabul ediyor. Ama yine de filmdeki Müslümanların birer manyak, sapık ve kana susamış vahşiler gibi anlatıldığına bakılınca, dünyayı kurtarma sevdasındaki barışçı Amerika’nın bu yolda birkaç can feda etmesi hafif kalıyor. Böylece bir Amerikan yapımı daha, Ortadoğu’daki kaosu anlatırken kendinde de kusur bulmayı ihmal etmeyerek, aslında kendini aklama stratejisini yaldızlı bir paket içerisinden uygulamış oluyor. detay >> |
| |
|
| Sonbahar fazlasıyla zihinsel bir yolculuk. Şık görüntüleriyle anlamlı anlar yakalıyor. Oyuncuların yalınlığı genel anlatıma eşlik ediyor. Yer yer kullanılan metaforik açılımlardan çok daha fazlasına ihtiyaç duyan zor bir sinema dili olan film, bu öyküyü paylaşması daha güç olacak bir izleyiciyi yabancılaştırabilecek denli yerinde sayan episodik bir "ölümü bekleyiş" teması işliyor. Herkesin her anından keyif alabileceğini düşünmüyorum, ama Türk sineması için sevindirici bir kazanç. detay >> |
| |
|
| Daha önce Makinist (2004) filmiyle tanıdığımız yönetmen Brad Anderson’ın filmi Sibirya Ekspresi’nde, Çin’den Moskova’ya doğru Sibirya Ekspresi’yle yolculuğa çıkan evli bir çift, İspanyol bir gezgin ve genç Amerikalı sevgilisiyle aynı kompartımanı paylaşırlar. Emily Mortimer’in canlandırdığı Jessie’nin kendi çapında karanlık geçmişi, onu enigmatik karakter İspanyol Carlos’la yakınlaştırır. Woody Harrelson’ın Mortimer’in saf kocasını oynadığı film, çiftin bulaştığı bir cinayet ve uyuşturucu kaçakçılığı vakasıyla birleşerek hızla karmaşık bir polisiye drama dönüşüyor. Ne yazık ki, filmin ilk yarısının gizemli ve tansiyonlu atmosferi ikinci yarıda yerini sıradan bir aksiyon-gerilime bırakıyor. Filmin doğasına uygun bir sinematografi ve tren atmosferinin gerilime eşlik etmesi Anderson’un başarılı olduğu noktalar. Öykü ise sonlara doğru Hollywood klişeleri girdabında boğuluyor. detay >> |
| |
|
| Sıcak, sinema dili diye bir şeyin varlığından habersiz; senaryosunun daha ilk taslağında prodüksiyona atlanmış gibi görünen; alelade bir şekilde çekilmiş; senaryonun kibirli kurgusunu toparlamayı unutarak montajlanmış ve bir çift bacağın rahatlıkla gölgede bırakabildiği bir oyuncu kadrosunu bizlerle buluşturan bir film olarak 2008’in derhal unutulması gereken filmleri arasına üst sıralardan giriyor. detay >> |
| |
|
| Can Candan’ın yönetmenliğini üstlendiği 3 Saat adlı Öğrenci Seçme Sınavı’na odaklanan belgesel film, 16 Aralık’tan itibaren Pera Müzesi’nde gösterilecek. Film, İstanbul Bilgi Üniversitesi Araştırma Fonu, Boğaziçi Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi tarafından desteklenerek gerçekleştirilmiş. 2004 yılında ÖSS deneyimini yaşayan iki milyona yakın adaydan altısının bir yıllık sınava hazırlık sürecini ve sınav sonrası yaşadıklarını anlatan film, ülkemizin eğitim sistemine ve bu sistemin içinde hayatta kalmaya çalışan gençler ve velilerin duygu ve düşüncelerine yer veriyor. detay >> |
| |
|
| Dünyanın Durduğu Gün, çok daha sarsıcı olabilecekken fazlasıyla temkinli ve ürkek. Ciddi bir cesaret ve tutku eksikliği filmin potansiyelini almış götürmüş. İzleyiciyi sürükleyecek macera ve bilimkurgu elementleri elbette mevcut, ama bir zamanların yeri yerinden oynatan klasiği, çerezlik bir macera filmine dönüşünce yüzler ekşiyecek elbet. Hollywood artık şunu kavramalı: Hem popülist, hem idealist film olmuyor. Ancak bir kese kağıdı kadar akılları kurcalayan Dünyanın Durduğu Gün, bunu anlamak için iyi bir ders. detay >> |
| |
|
| Temelde hemen herkes gibi hayatlarında aşk, para ve huzur bulmak isteyen orta yaşlı karakterler, kendilerini gerilim dolu bir ajan filmiyle Salak ile Avanak tarzı bir komedi karışımının ortasında bulurlarsa ne olur? Aramızda Casus Var’da bu iki apayrı dünyanın çarpışmasından hem çok komik hem de şok edici bir öykü doğuyor. Coen Biraderler öyle bir olay örgüsü yaratıyorlar ki, kulağa çılgınca gelen olaylar çok karikatür duran karakterlerin başına geliyor, ancak yine de ortaya tüm absürdlüğüne rağmen son derece gerçekçi bir nabzı olan, sonuna kadar her yöne evrilebilecek gibi taptaze kalan bir film çıkıyor. detay >> |
| |
|
| Çoğunluğu göçmen ve düşük gelirli ailelerden gelen 13 yaşlarında gerçek lise öğrencilerinin oyuncu kadrosunu oluşturduğu filmde, bir sınıfın ders yılı Fransa’nın toplumsal profilini çizmekle kalmıyor, okul politikalarına, öğretmenin ve öğrenmenin zorluklarına ve eğitimin geleceğimiz için taşıdığı hayati değere işaret ediyor... Her bir öğrenci kendine has bir karakter ve bakış açısıyla enfes bir gençlik görüntüsü resmediyor. Ve bu resim, yalnızca Fransız toplumunun değil, evrensel toplum bilincinin oluşum sürecine dair duygusal, entelektüel ve sosyolojik bir veri tablosu çiziyor. detay >> |
| |
|
| Belçika’nın fakir kesimlerinden insan manzaraları sunan Dardenne biraderler bu filmlerinde de geleneklerini sürdürmüşler. Günlük hayatı doğal akışı içinde gösterirken yine anbean ana karakterin en ufak hareketlerine dikkat çekerken, sıradan görünen hayatın derinliklerinden sarsıcı öyküler bulup çıkarıyorlar. Lorna’nın Sessizliği, ‘sanat sineması’ deyip filme burun kıvıracak seyirciyi şaşırtacak denli hareketli, entrikalı ve sürükleyici. Başroldeki Arta Dobroshi’nin performansı görülmeye değer. detay >> |
| |
|
| Madagaskar 2, New York’lu bir hayvanat bahçesinden kaçan bir grup hayvanın kendilerini Afrika’da bulup akrabalarıyla karşı karşıya gelmelerini anlatıyor. Kent hayatından Afrika’nın doğasına geçiş yapan hayvanlar kendi hayvan kimlikleriyle yüzleşiyorlar. Çocuklar için olduğu kadar büyükler için de zevk alınabilecek, renkli karakterleri, şık esprileriyle görülmeye değer bir çizgi film. detay >> |
| |
|
| Amerikan gangster/mafya filmleri gibi suçu aksiyon ve dramla devleştiren, özendiren, ya da City of God (Fernando Meirelles, 2002) gibi şiddeti stilize eden filmlere göre Gomorra, çok daha soğuk ve ham bir sinemayla aksiyonun değil suçun içine çekilmenin öyküsünü anlatıyor... Filmin montajı, çekimleri, performansları yoğun bir belgesel hissi veriyor. Çoğu zaman gördüklerimiz o kadar gerçek ki bir kameranın orada olmuş olabileceğini hayal edemiyoruz. Bunun bir kurmaca olduğunu akıl almıyor. Bu yöntem aynı zamanda beraberinde zaten bölük pörçük, bol kişili ve öykülü filmi daha da takibi zor hale getiriyor. detay >> |
| |
|
| Bu fikir üzerinden ne manzaralar elde edilebilecek, ne yaratıcı karakterler, ne zekice espriler yazılabilecekken, tam tersine karşımızda son derece ilk akla gelecek şekilde düşünülmüş ve yazılmış bomboş ve zevksiz bir film var... Türkiye’de komedi filmi yapmak yalnızca espri yapılacak ortam hazırlamaktan geçiyor sananlar, sanıyorum bu filmin nasıl da hiç komik olamadığını görüp kendilerine bir ders çıkartacaklardır. Böyle boş ve komik olmayan bir komedinin zihinleri tembelleştireceğini ve mizah dağarcığımızı kirleteceğini düşündüğümden filmi kimselere öneremiyorum. detay >> |
| |
|
| Ünlü Testere serisi üzerine hiciv yapmak üzere çekilen Destere, yine bu hafta vizyona giren Osmanlı Cumhuriyeti filmi hakkında yazdığım Komik Olmayan Komedi Nasıl Yapılır! adlı yazımın içeriğindeki eleştirilerime ortak yergileri hak ediyor. Hemen her yıl bir devam filmi çekilen bayağı bir korku filmi üzerine komik bir Türk uyarlaması yapmak kulağa iyi bir fikir gibi gelse de, Destere’nin öyküsü ve tasarısının orijinal korku filmiyle ilgisi olmadığı için iki film arasında kurulan bu bağ anlamsızlaşıyor. Yepyeni bir tema ve öykü olarak düşünülse bile film son derece sıkıcı; sürekli tekrarlanan espriler bayat. Destere ne hiciv, ne komedi, ne herhangi bir şey... Az da olsa böyle işlere neden para harcanır, neden halkın mizah duyguları böyle köreltilir anlamış değilim. detay >> |
| |
|
| İstanbul’dan Diyarbakır ve Mardin’e, daha sonra İran’a ve Kuzey Irak’a uzanan bu özlem ve bağlılık duygularıyla örülmüş yolculuk, son derece doğal, akıcı ve dokunaklı olduğu kadar da mizah yüklü bir serüven... Bir Türk kızıyla bir Kürt erkeği arasında bir aşk doğabiliyor muymuş görmek ve aşkın sınır tanımadığını bu içten karakterlerin öyküsünde bir kere daha keşfetmek için Gitmek’i kaçırmamanızı öneririm. detay >> |
| |
|
| Bahçemdeki Ateş Böcekleri, gerçek bir ana fikri olmaksızın dramatik bir olay çevresinde, baş karakter dışındakileri ilgilendirmeyecek zayıf bir baba-oğul ilişkisini irdeliyor. Ne yazık ki bunu yapması, karakterler arasındaki kişisel sorunlar dışında çatışma noktası olmayan bir öykü için çok çok uzun sürüyor. Film boyunca benzer şeyler tekrar tekrar olurken ne kendi içlerinde enteresan olan ne de aralarındaki bağlar içten görünen karakterler, daha çok yorucu bir öykünün içinde kıvranıp duruyorlar. Özellikle Ryan Reynolds’un samimiyetsizliği ve iticiliği filmin ihtiyacı olan sıcaklığı imkansızlaştırıyor. Yıldız kadroya rağmen sıradan, gevşek ve ışıltısız bir senaryo ve bunun beraberinde kaçınılmaz olarak gelen baygın bir seyirlik.detay >> |
| |
|
| High School Musical 3, gerçeklerle çoğunlukla bağdaşmayan bir Amerikan rüyası sunuyor izleyenlere. Her şeyin ideal olduğu bir dünyada ufak tefek pürüzlerin de bir şarkı iki gülüşle çözüleceğine dair umutlar serpiştiriyor. Ancak sündürüldükçe sündürülen duygu patlamaları, sahte ilişkiler ve abartılı dostluk mesajları -zırt pırt hortlayan şarkılar bir yana- en pozitif gençlerin bile tüylerini diken diken edecek türden... Gençlerin etliye sütlüye karışmadan pamuk gibi bir hayat süreceklerini düşünmek mümkün mü? Hatta gerekli mi? Böyle bir filmin gençleri uzun vadede otlaştırmaktan başka ne işe yarayabileceğini düşünmek gerekir. detay >> |
| |
|
| Artık başlı başına bir tür haline gelmiş olan zombi filmlerine son bir örnek İspanya’dan geliyor. [Rec] Ölüm Çığlığı dehşet verici bir olayı, filmin öyküsüne dahil bir kameranın merceğinden, kendi içinde tutarlı ve gerçekçi bir şekilde, bayatlaşmadan ve saçmalamadan yüksek gerilimi sonuna kadar koruyarak anlatıyor... [Rec] Ölüm Çığlığı, çok alışık olduğumuz izolasyon ve salgın temaları çevresinde dönen öyküsüne ve büyük bir rahatlıkla bayağı ve itici durabilecek estetik seçimlerine rağmen, en klişe kabul ettiğimiz bir türden bile iyi bir senaryo, yönetim ve oyunculuklarla alnının akıyla çıkıyor; korku sineması tutkunlarına tam dişlerine göre bir seyirlik armağan ediyor. detay >> |
| |
|
| İkinci kez James Bond rolünde karşımıza çıkan Daniel Craig’e maceralarında bu kez son Bond kızı Olga Kurylenko eşlik ediyor. Açıkçası öyküde neler döndüğünü anlamak güç. Yalnızca kim iyi adam kim kötü adam, kim kimin ayağını kaydırmaya çalışıyor, dengeler ne zaman değişiyor, onu sezebildim. Çok sayıda mekanda gerçekleşen karmaşık olayların detayını çözmek biraz problemli olabilir ama aksiyon arayanlar Quantum of Solace’tan tatmin olarak çıkabilirler. Çünkü Bond, bu macerasında çok hareketli aksiyon sahnelerinde sık sık boy gösterdiği gibi, karanlık bir yüzünü de izleyiciye gösteriyor. İntikam ateşiyle hatalara düşen daha şiddetli, kızgın ve dertli bir Bond var karşımızda. detay >> |
| |
|
| Çağan Irmak ideal meslekler, ideal apartman daireleri, ideal hobiler, fikirler ve kostümlerle donattığı karakterlerini, modern insanların modern dertlerinden dem vuran, modern aşkların sancılarını anlatmaya çırpınan bir öykü içerisinde, bu idealizmin tam orta yerinde, nasıl bu kadar ilkel, yabanıl, hayvansı ve de en önemlisi, tabiri caizse ‘kıro’ yapabiliyor?... Hal böyleyken biz Alper’i niye sevelim? Ada’ya niye saygı duyalım? Bir ay içerisinde ‘en unutulmaz aşk’ kategorisine girmesi için birlikte iki kokoreç bir dürüm yemişlikten öte bir derinliği olmayan bu aşka niye inanalım? İki laftan birinde Irmak’ın idealize ettiği düşüncelerini duyduğumuz entelektüel boşalımlara, şiirsellik fışkıran ancak özü kıroluktan başka bir şey olmayan diyaloglara, bu şımarık romantizme nasıl katlanalım? detay >> |
| |
|
| Fantastik ve absürd bir öyküden yola çıkarak çektiği komedi filminde Ünlü, zaman zaman mantığa zar zor uydurabilse de sürükleyici olmayı başaran, zaman zaman -özellikle de oyuncuların gücünden destek alarak- güldüren, neşeli, hafif bir film yapmış... Güneşin Oğlu bol küfürlü, kolay gol heveslisi olmasına rağmen son zamanlarda sinemalara dadanan ucuz komedi furyası içinde daha iyi düşünülmüş, daha iyi performanslardan yararlanılmış, daha hoş bir film. Film ayrıca yalnızca dokuz günde çekilmiş olmasıyla da ilgi çekici. detay >> |
| |
|
| Can Dündar’ın Sarı Zeybek’ten (1993) sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatıyla ilgili yaptığı ikinci, ve bu kez çok daha geniş kapsamlı belgeseli, Ata’nın kurduğu cumhuriyetin sarsıntılar geçirdiği 85. yıldönümünde vizyona girdi. Atatürk’ün doğumundan ölümüne yaşadıklarını kronolojik bir sırayla perdeye taşıyan film, böylesine büyük bir devin tüm dönemlerine, tüm düşüncelerine ve bir ülkenin geleceğini çizen tüm hareketlerine yeterli bir detayla eğilemese de Ata’nın yaşamıyla ilgili toparlak bir izlek sunuyor. detay >> |
| |
|
| Düşes’te, Keira Knightley’nin canlandırdığı, moda merakı, evlilik dışı ilişkisi ve politik konulara eğilimiyle döneminin en popüler kadınlarından olan Devonshire Düşesi’nin öyküsü anlatılıyor. Film, en son Boleyn Kızı’yla bizi hayal kırıklığına uğratan kostüm draması türünün birçok örneğine göre ortalamanın üstünde bir duygusal ve düşünsel derinliğe ulaşmayı başarıyor... Düşes, kostümlerinin ve balo sekanslarının büyüleyiciliğinden çok sosyal içeriği dolgun ve nükteli senaryosuyla izleyenleri çekmeyi hedefliyor. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 |
| |
| |
| |
| |