|
| |
|
| Aşkın İngilizcesi ’nin Türkçe’si şu: gidişat ne kadar umutsuz, mutluluk ne kadar imkansız görünse de, umuda kollarımızı açabildiğimizde ve hayatımıza alamaya hazır olduğumuzda imkansız gerçek olur... Filmin ne baştaki trajikomik ve depresif dünyasına ne de sonunda kalkıp bir peri masalına dönüşmesine söyleyecek bir şeyim var. Ama bunların aynı film içerisinde peşi sıra gelmesi acayip bir dalgalanma yaratıyor insan ruhunda... Bu mütevazi öykü, mütevazi bir yapımla ve mütevazi bir oyuncu olan Parker Posey’le buluşunca, kağıt üzerinde yavan ve bunaltıcı/gerçek dışı görünebilecek film bir nebze nefes alıyor. detay >> |
| |
|
| Din ve bilimin iç içe geçtiği filmde, uzayın ve uzay gemisinin karanlık ve klostrofobik atmosferinde can çekişen insanları izlerken insanlığın bu noktaya nasıl geldiğini ve bundan sonra onu nelerin beklediğini düşünmemek elde değil. Zira filmin sanat yönetimi ve set tasarımında Caro’nun vizyonunu yansıtma yolunda yırtıcı ve karamsar bir dil kullanılmış ve bu sayede derinliksiz karakterler ve dümdüz bir eğriyi takip eden öykü bir parça daha ilginç kılınmış... Sinemada sembolizm ve anlamsal bulmacalar çözmeyi seven kişileri besleyecek materyal bulunabilir, ama öykünün kendisi bütün bu anlamsal kargaşaların ve süslemelerin merkezinde cılız ve sessiz. detay >> |
| |
|
| son yüz dakikada zaman, mekan ve kişilerin oradan oraya sıçradığı, tarih, felsefe ve ruh bilimleriyle ilişkili olduğunu sandığım bir karmaşanın içinde öyle bir kayboluyoruz ki, anlamları birbirine bağlamak, bir öykü takip etmek imkansızlaşıyor. Coppola bize sanki Hollywood baskısı altında bunca yıldır içine attığı herşeyi, tüm görgüsü, bilgisi ve estetik anlayışını hep birden tek bir filmde kusuyor. Sonuç: her şeyden önce kesinlikle enteresan, ama çoğu zaman sinir bozucu derecede zor bir film! İlginç olan bu film için ne kadar dilimin ucuna gelse de ’sıkıcı’ diyemiyorum. Bir şeyler var, ama ne? detay >> |
| |
|
| İspanyol yapımı film, hemen hemen yalnızca bir ormanda, bir avuç insanla çekilmiş mütevazi bir gerilim filmi. Ana karakterlerin içinde bulundukları bilinmezlik filmin dayandığı gerilim kaynağı. Filmin alışılmışın dışında bir tezi olduğu ve bunu anlatmak için orijinal yollara başvurduğu söylenemez. Kimi enteresan sahneleri olan averaj bir gerilim filmi izleyenleri bekliyor. detay >> |
| |
|
| Üç sinek arkadaşın ay yolculuğunu anlatan çizgi film, günümüzde vizyona giren diğer animasyonlar gibi çocukların yanı sıra büyüklere de hitap etme geleneğinin dışında kalıyor. Beni Aya Uçur, 7 yaş altı hedef alınarak yapılmış, büyükler için fazla yavaş ve sıkıcı bir film. Çizgi karakterlerin tasarımında ilginç bir taraf yok. Film ne öyküsü ne de görselleri itibariyle iyi bir mizah standardını yakalayabiliyor. Ancak, üç boyutlu olarak görütülenebilen film, çocuklarını sinemaya götürmek isteyen aileler için kesinlikle doğru bir seçim olabilir. detay >> |
| |
|
| 9,90 YTL güzel görseller ve hareketli montaj sekanslarına elverişliliği nedeniyle bugün karşımızda olan, sağlam bir kapitalizm eleştirisi ve ahlaklı bir mesajla muhalif beyinleri tavlayarak günah çıkartan, ancak aynı iki yüzlülüğün bir parçası olarak kalmaya mahkum postmodern bir ejakülasyon. Filmin benim için en anlamlı tarafı uyuşturucu kullanmanın olumsuz etkilerini ve çirkin dünyasını çıplak bir şekilde yansıtması. Gençlere "uyuşturucu kullanmayın" temalı bir derste gösterilebilecek bir "dikkat!" tablosu. Bunun dışında filmin dürüst ve berrak bir tarafını göremiyorum, ama filmle ortak bir pencereden hayata bakmayı tercih edecek kesim, filmde kurnaz ve eğlenceli bir öykü de bulacaktır. detay >> |
| |
|
| Romantik komediden aksiyon maceraya geçişler yapan filmde iki türün de hakkı tam olarak verilememiş. Ne komedi dozu yüksek senaryo ve performanslar ne de aksiyonun tadına vardıracak beklenmedik dönüşler filmde yer alıyor. Film daha çok Meg Ryan’ın hala ne kadar genç ve güzel göründüğüne dair bir kampanya filmi gibi. Ne yazık ki Meg Ryan, en azından kariyeri için iyi filmler seçmek konusunda yaşlılık belirtileri gösteriyor. detay >> |
| |
|
| Sorunlu bir aile yaşantısının çocukları olan annesi ve dayısı arasında kendine bir yaşam kurmaya çalışan 12 yaşında bir kızın öyküsünü anlatan film, tanıdık karakter ve durumları soğuk bir hassasiyetle ele alıyor… Uyurgezer yalnızca çevrelerine değil, içinde hayatta kalmaya çalıştıkları dünyaya yabancılaşmış, karanlıkta el yordamıyla yollarını bulmaya çalışan içleri boş, kabukları kalın insanların öyküsü. detay >> |
| |
|
| Bonneville çok iyi bildiğimiz kolay dersler veren, orijinallikten uzak duygusal bir komedi. Bol ödüllü ve yetenek abidesi oyuncularına sırtını dayamış, tekerlekli sandalyede nefes darlığı çeken yaşlı bir öykü. Yönetmen ve yapımcıların umdukları gibi performanslar senaryonun bayağılığını ve esprilerin hafifliğini örtüyor; banellik çıkmazındaki öyküye neşe ve tat katıyor. detay >> |
| |
|
| Gerçek bir gerilim kurmayı başaran ve izleyiciyi yerinden hoplatmak konusunda zamanlaması gayet yerinde olan yönetmen Bertino, tam da istediği gibi hat safhada sinir bozucu bir film yapmayı başarmış. Ancak gerçekleşen şiddetin nedeni ne öyküde ne de metaforik ya da felsefi anlamda izleyiciye tercüme ediliyor. Filmin hiçbir zaman açıklık kazanmayan saf paranoya enjeksiyonu ve hiçbir ’anlam’ ifade etmeyen şiddet dalgası insanların zaaflarından yararlanmak üzere -iyi- tasarlanmış bir oyun. detay >> |
| |
|
| Dünyanın üçüncü bir mumya filmine ihtiyacı olmaması bir yana, Mumya: Ejderin Dirilişi bize yeni bir şeyler vermek için hiçbir efor sarfetmiyor. Bayat bir olay örgüsünü takip eden koca bir CGI yumağı olan filmde en dikkat çekici ve oldukça sinir bozucu gerçek, Fraser ve Bello’nun oğullarını oynayan aktörden yalnızca 13-14 yaş büyük olmaları. Filmin baba-oğul ve ana-oğul ilişkileri üzerinden bir yapı kurmaya kalkıştığını düşünürsek bu absürdlüğün film boyunca gözlerimizin önünde kabus gibi dansettiğini hayal edebilirsiniz. Benzer bir düşüncesizlik filmin çocukları ayartmak için kurulmuş saat gibi belli aralıklarla sarfettiği komedi boşalımları ve performansların çiğliğinde de kendini gösteriyor. detay >> |
| |
|
| Çoğu çocuklara hitap eden süper kahraman filmlerinin yanında Kara Şövalye hem çok daha karanlık ve kaotik bir atmosfer çizerek ‘hafif eğlence’ kategorisini tersine çeviriyor, hem de aksiyonun ötesinde gerilim, suç ve gizem türlerini birleştiriyor… Evren Nolan’ın kara dünyasında nihilistik bir adaletsizlik ve çaresizlik duygusuyla çalkalanırken herkes eşit ve hiç kimsenin geldiği ve gideceği yer belli değil… Nolan’ın neredeyse mükemmeli bulduğu filme devam filmleri çekmesi, Kara Şövalye’den bir adım daha öteye gitmesini gerektiriyor. Bundan sonra bizleri nasıl bir öykü bekliyor, sabırsızlanmamak elde değil. detay >> |
| |
|
| Ne yazık ki yetenekli oyuncuların eforları senaryoya giriş dersinden çıkmış gibi duran acemi ve taklitçi bir senaryoda boşa gitmiş. Film her ne kadar samimi ve şık da dursa, zar zor basamakları tırmanıyor ve cılız bir doruk noktasından sonra ani bir vuruşla sonlanıyor. Öykünün lezzeti artık çok iyi bildiğimiz disfonksiyonel Amerikan ailesinin basit acayipliklerinden çıkıyor, ki o da en bariz yöntemler, detaylar, hatta repliklerle. Amerikan bağımsız sinemasının büyük yıldızlı küçük akıllı örneklerinden biri de Aşkın Yaşı Yok. Ellen Page’in zekası, Dennis Quaid’in sevimli huysuz adam pozları ve Thomas Haden Church’ün yaramaz şirinliği için izlenebilir. Ancak büyük heyecanlar ve şaşırtmacalar beklemeyin. detay >> |
| |
|
| Müzikal becerilerini de kusurlarını da avantaja çevirmeyi bilen, dram ve mizah güçlerini gösteren oyuncu kadrosu ve elbette her geçen on yılda tadına doyulmazlığı tekrar tekrar kanıtlanan ABBA şarkıları, Yunanistan manzaraları eşliğinde, müzik, dans, deniz, güneş, romans ve eğlence dolu bir şölene dönüşüyor… Grease gibi Mamma Mia!’nın da yaydığı nostalji havası, bağlı olduğu jenerasyonun ötesine geçeceğe benziyor. ABBA severlerin –hatta sevmeyenlerin bile– bu duygu selini, eğlence rüzgarını ve müzik ve dans patlamasını kaçırmamalarını öneririm. detay >> |
| |
|
| Konusu ne kadar ilgi çekici ve gerilim damarı sağlam görünse de yazar ve yönetmen Todd Robinson’ın ellerinde fazlasıyla klişe ve sonuç olarak ruhsuz ve kupkuru bir film çıkmış ortaya... Filmin film noir bozması kostümleri, müzikleri ve sinematografisi de gram gerilim sağlayamayan kurgunun içinde eriyip gidiyor, değersizleşiyor... Yalnız Kalpler vaad ettiği hiçbir arenada başarıyı yakalayamıyor: ne bir polisiye olarak ne de bir dram ya da romans olarak dikkat çekiyor.detay >> |
| |
|
| Sıkıcı İngiliz okul çocukları açıkçası ne kadar esrarengiz ne kadar büyüleyici dünyalara ne kadar akıl almaz yöntemlerle ışınlansa da, orada buldukları dünyada ne kadar hayvan dilegelse, ne kadar huysuz cüce dizegelse, ne kadar bilge aslan günü kurtarsa, ne prensler ne hırslı amcalar ne kılıç kalkan dövüşlere tutulsalar da sonuç, sıkıcı bir yazarın sıkıcı karakterlerini kaynağı, süreci, sonucu hiç de matah olmayan, fantastikliği sihirli bir boru, at insanlar, konuşan hayvanlar, birkaç aslan mucizesi ve cücelerin cüce oluşlarıyla sınırlı olan ortalama bir maceraya salıvermesi ne yazık ki bize hiçbir ufuk açmadığı gibi yalnızca esnetiyor; bu pahalı koşturmacanın bir güzel peri tozuyla paketlenip, bununla karşılaştırıldığında çok daha heyecan verici hayatlarımıza geri dönmemizi diletiyor. detay >> |
| |
|
| Kung Fu Panda özellikle kung fu sahnelerinde parlayan animasyon becerisiyle, şimdiye kadar Pixar’ın çoğunlukla gölgesinde kalan Dreamworks’ün belki de en iyi işi. Filmin klasik kung fu filmlerine ve kültürüne nostaljik bakışı; karakterlerinin sempatikliği; öyküsünün çocuklara yönelik anlamlı mesajları ve safiyane mizah gücü çocukların kaçırmaması gereken, büyükleri de şüphesiz hiç sıkmayacak eğlenceli bir popcorn sefasına işaret ediyor. detay >> |
| |
|
| Hancock’un hapse girmesi, bir halkla ilişkiler uzmanına ihtiyaç duyması, yokluğunda suç oranlarının tavan yapması, Hancock’un polis ve suçlulara karşı değişen tavırları vb. filmin en orijinal, komik, eğlenceli, doğal ve dürüstçe yazılmış elementleri… Hancock her şeyden önce bir aksiyon ve komedi filmi olarak vizyonda sağlam bir yer edinebilir. Will Smith’in performasını izlemek için filmin dengesiz grafiği de beceriksiz buluşları da çekilir. Üstelik Smith’in filmdeki varlığına ve Hancock karakterinin tarzına yaraşır bir soundtrack de filmin önemli cazibelerinden. detay >> |
| |
|
| Aşkzede, yıllarını bir ilişkiye vermiş duygusal ve romantik bir adamın bir ihanet sonucunda tepetaklak olan hayatını yeniden yapılandırma çalışmalarını anlatıyor. Üstelik bu arada ilişkisiyle beraber küflenmiş özbenliği ve yaratıcılığı da harekete geçiyor. Adeta bir kişiyi hayatından çıkarmak başlı başına yenilenmek, tazelenmek gibi görünüyor. Birdenbire tüm eski alışkanlıklar, negatiflikler, bir kısır döngüne sıkışmışlıklar yavaş yavaş çözülüyor ve Peter hayatta aslında nasıl biri olduğunun ve ne istediğinin yeniden farkına varıyor. Film, bu konuları çok ferah bir atmosferde, tatil yerlerinin tüm gevşekliği içinde, hayatın görmesini bilene sunduğu tüm komiklikleri ve sevinçleriyle çerçeveliyor. detay >> |
| |
|
| Her şeyden önce Kadavra, bunca paranın neden böyle bir fikre harcandığını merak ettiren filmlerden. İnsan ne kadar psikopat eğilimli filmler izlemekten zevk duysa da neredeyse tamamı karanlık bir otopsi odasında geçen ve ne cesetlerin kimliklerinin ne de öldürülme şekillerinin ilgi çektiği bir filmi neden izlemek istesin. Kente yeni gelen ana karakterimiz, onun saplandığı cinayet batağı ve saf temiz kız arkadaşının olaylardan ne kadar da habersiz olduğu üzerine sinir bozucu ve gereksiz bir sözde gerilim... detay >> |
| |
|
| Bunca stilizasyon, efekt, öykü dolambacı, aksiyon, vurdu kırdı ve Angelina’nın mumlu sudan çıkmış parlak bedeninin yanında kim düşünecek Amerika’yı, örgütleşmeyi, şiddeti, ‘ilahi’ katakullileri, alt mesajlarda beyinlerimize enjekte edilen Amerika’nın dünya üzerindeki onulmaz baskısını… Elbette filmin görsel güzelliğini, akıcılığını ve sürükleyip götüren macerasını ve son noktada verdiği gazı göz önünde bulundurursak, Wanted’ı bir gidin görün demek durumundayım. Özellikle aksiyon tutkunları beklediklerinden fazlasını alacaktır. Fazla derinleşmeden ve ciddiye alınmadan izlenmesi, evde denenmemesini öneririm. detay >> |
| |
|
| Amerikan romantik komedilerine Fransız bir karşılık gibi düşünülmüş Senden Başka, iki çocukluk aşkının birbirlerini yeniden bulmalarını konu alıyor. Film, çağımız romantizm anlayışına uydurulmuş, son derece samimi ve belki biraz daha gerçekçi bir Paris romansı. Ancak son noktada, herhangi bir romantik komedinin vereceği "feel good" ruh halinden, yani izleyiciye mutlu son güvencesi verme yaklaşımından fazlaca uzaklaşılmamış. İlişki biraz daha ürkek, biraz daha köşeli, biraz daha acımasız belki. Ama kendini Manhattan’da buluveren bir mutlu son, hayal dünyasından çok ötelerde olmadığımızı gösteriyor. detay >> |
| |
|
| Renk cümbüşü içinde akan hiperaktif yarış sahneleri, anlamlı bir öykü ve macera arayışındaki izleyiciye fazlasıyla hafif ve sıkıcı gelecektir… Hızlı Yarışçı’da öykücülük ya da filmcilik öykünün ve filmin ötesine geçiyor. Wachowski biraderler yaratmak istedikleri görsel etkiye hiçbir elle tutulur tarafı olmayan bir olay örgüsünü yapıştırıyor; parlak renklerin, çizgilerin ve ışıkların dansettiği yarış sekanslarını besleyecek –ve bu arada ailenin önemine dikkat çekecek– basit bir öyküyle işin içinden çıkıyor… Hızlı Yarışçı için daha filmi izlerken kafamda beliren sözler şunlar oldu: psychedelic trash – anormal bir şuur yaratan rengarenk sanrılar çöplüğü. detay >> |
| |
|
| Geleneksel olarak kadınların üstlendiği baş nedimelik görevinin bir erkeğe verilmesi filmin sözde orijinal tarafı. Bunun üzerine de bol bol espriler yapılarak işin tadı kaçırılmış zaten. Bunun dışında, beklenmedik bir şekilde hayatını değiştirmeye karar veren kahraman, hedefine ulaşmak için denediği binbir yol ve sonunda elbette tüm aksiliklere rağmen kızı kapması yerli yerinde işliyor. Filmin acil komedi yüklemeleri veya başrol oyuncularının romantik kimyası da filmi kurtarmaya yetmiyor. Film sonuçta kurduğu öyküyü inandırıcı ve içten kılmak için çaba göstermiyor; izleyiciyi güzel insanların yaşadığı şişirme bir peri masalından ibaret bir fiyasko bekliyor. detay >> |
| |
|
| Çocukların içinde masumiyet ve şiddet birbirine ne kadar yakın, ama en ufak bir yönlendirmeyle ortaya çıkan sonuçlar birbirinden ne kadar uzak. Utanç’ta hiç kimse ‘düşman’ değil, ‘kötü’ değil. Ama ‘kötü’nün izi herkesin üzerinde. Baktay’ın sonunda özgürleşmesi öyle bir şekilde oluyor ki, baskı altında gerçek bir özgürlüğün, iletişimin ve hoşgörünün imkansızlığı tüm çıplaklığıyla ortada. Cehaletin soğuk duvarının karşısında insanlığın hiçliği iç sızlatıyor. detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 |
| |
| |
| |
| |