|
| |
|
| Kelebek, 11 Eylül faciasının temellerine inmeye çalışan; Afganistan’da kutuplaşan koyu İslamcı ve dindar Müslümanlar arasındaki çatışmaları, terörün doğuşunda rol oynayan etmenleri, ’gerçek’ Müslüman’ın aslında dünyanın çürümekte olan çehresine nasıl baktığını anlatmaya çabalayan; günah çıkartmacı, vaat vermeci, dram avcısı bir sinema hezeyanı. detay >> |
| |
|
| 13-24 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek olan 62. Cannes Film Festivali’nin resmi film seçkisi geçtiğimiz günlerde kalabalık bir basın toplantısında festival başkanı Thierry Frémaux tarafından açıklandı. detay >> |
| |
|
| Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar, eminim film sonrasında çiftler arasında enteresan tartışmalar doğurmaya, kadınların saplantılı ama tutkulu aşk anlayışlarını, erkeklerin ise dürtülerinin peşinden giden, aklındakini söyleyen doğrudan aşk yaklaşımlarını okşamaya aday, nihayetinde statükoyu koruyan çerez bir film olarak izleyenlere eğlenceli bir popcorn akşamı sunuyor. detay >> |
| |
|
| Cemal Şan’ın Dilber’in Sekiz Günü adlı filminde, gerçekleşemeyen bir aşk öyküsü, başta ideal gözükmeyen bambaşka bir aşka kapı açıyor... Filmin ağır ritmine rağmen Dilber ve Mehmet arasında büyüyen ilişki sürükleyiciliğini yitirmiyor. Dilber’in Sekiz Günü özellikle Nesrin Cavadzade ve Fırat Tanış’ın performansları sayesinde dokunaklı öyküsünün ve güçlü dramatik temelinin hakkını veriyor. detay >> |
| |
|
| Aldığı ödüllere rağmen filmin, cinayet ve kabadayılığın kol gezdiği tipik mahalle filmlerinden ayrılan hiçbir tarafı olmadığı gibi, birçok dalda yetenek yoksunluğunun izlerini taşıdığını da söyleyebiliriz. İstanbul Gazi mahallesinde cinayetten geçilmeyen bir olaylar zincirini anlatan öykü, yönetmenin dizi geçmişine bağlanabilecek düşük bir kalite ve zayıf bir üslüpla perdeye yansımış. Sinema tadı vermediği gibi öyküsü ve performanslarıyla da çekicilikten uzak bir film. detay >> |
| |
|
| 28. İstanbul Film Festivali’nin son günlerinde Ulusal ve Uluslararası Yarışma filmleri ön planda. 18 Nisan Cumartesi yapılacak ödül töreninden önce bu bölümdeki filmer arasından birkaç başlığa değinmek istiyorum. Aynı zamanda bu hafta vizyona giren Kız Kardeşim adlı film, annelerinin ölümünün ardından babaları tarafından da terkedilen iki kardeşin gelecek kaygısıyla dolu bir yazlarını anlatıyor. Yazar yönetmen Atalay Taşdiken’in ilk filmi, iki kardeş arasında kurduğu dokunaklı bağ, birbirine tutunan iki insanın yalnızlığı ve aylak geçen bir yazları için kurduğu atmosfer ve performanslarının içtenliğiyle yarışmanın değerli filmlerinden. detay >> |
| |
|
| Devlet işleri, aşk ilişkileri ve bir de gazetecilik-polis araştırmalarının birbirine karıştığı film, çoğu benzer örneklerde olduğu gibi karambolde yolunu bulmaya çalışmaktansa, zaman zaman düşündürmeyi zaman zaman dinlendirmeyi, bazen güldürmeyi bazen diken üstünde tutmayı bilen yalın bir üslupla doğru bir nabız tutturuyor, öyküsünün gücüyle izleyiciyi tatmin ediyor. Filmin en önemli güç kaynakları, yoğun olay örgüsünün aralarına yerleşen kısa, sıradan ama bilgilendirici/keyiflendirici mini diyaloglardaki ustalık, ve en ufak role kadar doğru seçilmiş ve yönetilmiş bir oyuncu kadrosu. Devlet Oyunları sağlam bir politik gerilim / dram arayan sinema izleyicisini hayal kırıklığına uğratmayacaktır. detay >> |
| |
|
| Kız Kardeşim, annelerinin ölümünün ardından babaları tarafından da terkedilen iki kardeşin gelecek kaygısıyla dolu bir yazlarını anlatıyor. Yazar yönetmen Atalay Taşdiken’in ilk filmi, iki kardeş arasında kurduğu dokunaklı bağ, birbirine tutunan iki insanın yalnızlığı ve aylak geçen bir yazlarını betimlemek için yarattığı atmosfer ve performanslarının içtenliğiyle son dönem Türk sinemasının değerli filmlerinden. detay >> |
| |
|
| Bu yıl festivalde bol bol gençlik filmleri yer alıyor. Ergenlikten yetişkinliğe geçerken yaşanan sancılı dönem, gençlere ilham ve yön veren ya da baskılayan; yoldan çıkaran ya da yola sokan psikolojik, duygusal ve zihinsel gelişmeleri eksenine alarak birbirinden keyifli filmler doğuruyor. detay >> |
| |
|
| 28. İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ederken Akbank gala filmlerinin yanı sıra ulusal ve uluslararası yarışma filmleri de görücüye çıkmaya başladı. Dünya festivallerinden örnekler ve eski klasikler de sinemaseverleri uzun ve yoğun bir sinema yolculuğuna çıkarmaya devam ediyor. detay >> |
| |
|
| David Hare’in Bernhard Schlink’in romanından uyarladığı Stephen Daldry imzalı film, hedeflendiği kadar derin ahlaki bir sorgulama yaşatmadığı gibi duygusal anlamda da zayıf konusunun kurbanı oluyor... Film, ne savaş ne aşk temalarının haklarını verecek denli bu alanlarda derinleşmiyor... Okuyucu’nun en dokunaklı yanı ve en değerli mesajı, okumanın, edebiyatın, sanatın, insanın tüm cahilliklerine, cehaletlerinden doğan kendini bilmez şiddetlerine nasıl ilaç olabildiği, her türlü insanın içinden ne güzellikler çıkarabileceği, iyileştirici, insanlaştırıcı, insanlığa dokunan yüceliğine bir pencere açması. detay >> |
| |
|
| 45. Altın Portakal’ın en büyük ödülü, festivalin ‘en iyi film’ ünvanını alan Ben Hopkins’in Pazar: Bir Ticaret Masalı adlı filmine gitmişti. Basit bir görevle, basit bir hedef uğruna yollara düşen sıradan ama dürüst olmaya çabalayan bir adamın ister istemez içine çekildiği girdabı anlatan film, son dönemde yapılmış izlenmeye değer Türk filmlerinden. detay >> |
| |
|
| Efsanevi canavarların masum köylüleri yer yüzünden silip süpürdüğü, etrafa vahşet ve dehşet salındığı, ağır kostümlü savaşçıların, hele hele de yaralı bir yabancının günü kurtardığı fantastik eski çağ filmlerinin tüm kategorik özelliklerini bünyesinde barındıran Yabancı, belki de tam da bu yüzden banel, heyecansız, gerilimsiz, sıkıcı bir film. Bin kere duyduğumuz öyküye, dijital efekt yumağı bir canavar macerası için daha katlanmanın pek bir anlamı yok gibi. detay >> |
| |
|
| Hem iki kanun adamı arasında bir yoldaşlık hikayesi hem de eski usul bir aşk öyküsü olarak öne çıkan Kanun Benim, western türünün tüm özelliklerini, karakter tipolojilerini ve nuanslarını kullanan, türü için klasik bir yapıt. Aynı zamanda yönetmen koltuğunda da bulunan Ed Harris, daha çok western ruhu ve atmosferine eğilen ağır tempolu filminde, nostaljik bir hava yakalıyor; geleneksel Amerikan ahlakına ve vahşi batı kanunsuzluğuna odaklanıyor... Ancak sinema eseri olarak filmin akıllarda yer edecek pek bir tarafı yok. Ayrıca Renee Zellweger bana göre yer aldığı her filmin en zayıf halkası ve bu filmin de cazibesini düşürmekte önemli bir rol oynuyor. detay >> |
| |
|
| 28. İstanbul Film Festivali’nin ilk günleri geride kaldı. Henüz yarışma filmlerinden çok gala filmleri ve dünya festivallerinden filmlerle izleyiciyi karşılayan fesltival, sinemaseverlerin büyük ilgisiyle karşılandı. Festival seçkisinden birkaç izlenimim şöyle... detay >> |
| |
|
| Bir aile komedisi için süresi standardın üstünde olan Marley & Ben konusunun sevimliliği ve çiftin yaşadıklarının tanıdıklığı sayesinde kendini izlettirmeyi başarıyor... Köpek odaklı sıradan bir komedi/dram olmaktan çok daha güçlü potansiyelleri olan Marley & Ben cömert süresine rağmen insanlık durumuna dair saptamalara şöyle bir dokundurup son perdede bolca drama yöneliyor. Şüphesiz çoğu izleyiciyi duygulandıracak film, neticede hafif bir eğlencelik olarak kalıyor. detay >> |
| |
|
| Vahşet Partisi, tipik bir ‘yeniyetme gençlerin dehşet gecesi filmi’. Klasik bir giriş, usulüne uygun bir tırmanış ve beklenen bir dönüm noktası ve finali var. Gittikçe daha da yozlaşmakta olan dejenere bir gençliğin tam da başka bir psikolojik zedelenmeden muzdarip bir sapık tarafından katledilmesi. Her anlamda huzur kaçırıcı ve sinir bozucu olmakla beraber Vahşet Partisi, sanılacağı kadar gerilimli ya da kanlı değil. Esrarengiz hiç değil. Ancak gençler arasında güzellik ve seks düşkünlüğüne, bunlar uğrunda nelerin yanlış gidebileceğine dair video klip tarzında, prodüksiyon kredileri basit ama şık bir film olarak ilgi çekebilir. detay >> |
| |
|
| Hızlı ve Öfkeli 4’ün konusu sanıyorum kimsenin umrunda değil. Açıkçası bu, filmin yaratıcılarının da fazla umrunda görünmüyor; aslolan araba yarışları, erkeklerin kas, kadınların dekolte gösterileri. Bunlar da yerli yerinde olduğuna göre serinin takipçilerinin filmden yeterli bir aksiyon dozuyla ve testesteron seviyeleri hafif yükselmiş bir şekilde çıkmamaları için bir neden yok. Hedef kitleye ulaşmak dışında hiçbir amaç taşımayan, varlığının hiçbir eksiklik doldurmadığı bir film. detay >> |
| |
|
| Kıymık, belli ki sınırlı bir bütçeyle hemen hemen tek bir mekana kısıtlanmış, zekice kurgulanmış, ekonomik diyaloglar, abartısız bir mizah dozu ve inandırıcı performanslardan yararlanan bol gerilimli küçük bir korku macerası. Az bir malzemeyle büyük gerilimler yaratılabileceğini kanıtlayan bir film. Dönüm noktaları türü ezbere bilen izleyiciyi bile tatmin edebilecek denli zekice yazılmış. Her anında yeni bir sorunla başa çıkmaları gereken karakterler mini mini bir filmde dolu dolu bir macera yaşıyorlar. detay >> |
| |
|
| Konusu itibariyle kulağa ne kadar heyecan verici gelse de, Son Oyun aslında tüm soygun filmlerinin özellikleri ve fikirlerinin hiç çekinilmeden aşırıldığı; Freeman’ın sönüp gittiği, Banderas ve Alex rolündeki Radha Mitchell’ın ise hangi şans eseri perdeye geldiklerini merak ettiren; karizma fakiri, bayağı, sıkıcı, sevimsiz ve de son derece gereksiz bir film. detay >> |
| |
|
| Yengeç Oyunu’nun hiçbir tarafının sinemadan nasibini almamış olmasını bir kenara bırakmak durumunda kalıyorum bu inanılması güç mantık yoksunluğu karşısında. Bomboş ve zevksiz diyaloglarına, tasarısız derbeder çekimlerine, gelişigüzel kurgusuna, oyunculuk mesleğine leke düşüren performanslarına, hem senaryoda hem yönetimdeki amatörlüğe gelene kadar akıl almaz bir cehalet var ortada... Böyle bir filmin Kültür Bakanlığı ve Eurimage desteği almış olmasının ülkedeki tüm sinemacılar ve sinemaseverleri, hatta tüm vatanseverleri yasa boğması gerekiyor. detay >> |
| |
|
| Reha Erdem’in, hayatın adaletsiz ve acımasız olduğu bir toplumda 14 yaşında bir genç kızın büyüme sürecinden bir kesit anlattığı Hayat Var, yönetmenin filmografisinin en çarpıcı filmi... Özellikle Elit İşcan ve Levend Yılmaz’ın performansları, Florent Herry’nin görüntü yönetimi, filmin sesleri ve Orhan Gencebay imzalı müzikleri hayranlık uyandırıyor. Türk sinemasının son dönemde yapılmış en parlak eserlerinden şüphesiz. detay >> |
| |
|
| Fransa ve Kanada’da bir numaralı halk düşmanı ilan edilen meşhur Fransız gangster Jacques Mesrine’in iki bölümlü hayat hikayesinin ilk ayağı olan Ölümcül İçgüdü, zaman zaman yüksek bir gerilim dozu yakalasa da bir gangster biyografisi olarak türün Amerikan örneklerinin yanında sönük kalıyor... Ölümcül İçgüdü’de yalnızca bir suçlunun güncesine şahit oluyoruz. detay >> |
| |
|
| Kasabanın Yenisi’nin öncelikle, beklendik ve bayatlamış bir romantik komedi formülünü ne kadar ezbere takip ettiğini söylemek gerekiyor. Bir kalıptan çıkarılmış gibi akan filmde ne zeka pırıltılı sürprizlere ne hakiki romantik anlara ne de kahkahalara yer var... Daha da ileri gidersek filmin Amerikan çalışma/yaşama ideolojisine motamot uyum göstermesi de ayrıca rahatsız ediyor. detay >> |
| |
|
| Karanlıklar Ülkesi: Lycanlar’ın Yükselişi için yalnızca ‘kurtadamlar vampirlere karşı filmi’ demek yeterli. Bu savaşın nedenleri ya da sonuçları hiç mi hiç enteresan değil. Asıl bahse değer olan bundan önce Tony Blair ve David Frost rollerini oynamış olan Michael Sheen’in kurtadam rolünde kaslı minyon vücudu ve uzun asi saç modeliyle aksiyon sahneleri boyunca koşturması. Kimin aklına gelirdi! Film adeta bir mum ışığıyla aydınlatılmış; acaba Sheen’in kudreti o mumu da söndürmeye yeter miydi? detay >> |
| |
| 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 |
| |
| |
| |
| |