Nükleer bir facia sonucu yeryüzünün çöle dönüştüğü, yiyecek ve suyun zor bulunduğu, canlıların değerinin yitip modern dünyada çöp muamelesi gören şeylerin para yerine geçtiği, ahlakın ve yaşam sevincinin anlam karşılığının bile kalmadığı bir kıyamet-sonrası ortamda Eli, tüm insani değerleri yeniden yerli yerine oturtarak insanlığın hayatını kurtaracağına inandığı İncil’in bir kopyasını Batı’ya ulaştırmaya çalışır. Diktatörlükle yönettiği bir kasabanın başındaki Carnegie de insanları kendi belirleyeceği hedefler uğruna çalıştırmak için yine bu kitaba ihtiyaç duyar.
Tanrının Kitabı, dindar (burada Hristiyan) öğelerden kaynakla hareket eden bir kıyamet-sonrası aksiyon-westerni olarak enteresan bir bileşim. Ne yazık ki bu iki tür / temanın uyumu söz konusu değil. Adeta bir peygamber gibi Allah’tan bizzat mesaj alarak misyon bilinciyle yola çıkan Eli, Allah’ın bahşettiği ‘görü’ ve koruma altındayken bile nedense lafını dinletemediklerini kesip biçiyor. Öyle ki Eli Batı’ya ulaşana kadar sonunda Kutsal Kitap’ı okutup öğretebileceği adam kalmayacak!
Allah’ın Eli’a bağışladığı üstün güçler arasında -aksiyon peygamberi değil de- gerçek bir peygamberin sahip olacağı gibi insanların düşüncelerini / hareketlerini önceden sezip farklı şekilde yönlendirmek, düşünceden başlayarak engellemek olsaydı, belki bundan kan ve şiddet dolu bir aksiyon çıkmazdı ama manalı bir öykü çıkabilirdi.
Tanrının Kitabı’nda Hughes Biraderler kalkıştıkları aksiyon-western’in altını dolduramadıkları gibi ‘din günü kurtaracak’ masalının da potansiyel anlamlarının içini boşaltıyorlar. Ortaya iki taraftan da bir şeye benzemeyen, üstelik iç bunaltıcı olay örgüsü, çizgi roman’dan fırlamış iki-boyutlu karakterleri ve kendini bir şey sanmaya meyilli çamur gibi görüntüleriyle zaman kaybı bir film çıkıyor.
Selin Sevinç