Boston’dan feribotla bir adaya doğru hareket eden iki polis müdürü, Teddy ve Chuck, adada bulunan psikiyatri hastanesinden kaçan tehlikeli bir akıl hastasını bulmakla görevlidir. Üç çocuğunu öldürmekten suçlu olan hasta Rachel Solando’nun esrarengiz kaçışını çözmek, bir kasırgayla sarsılan küçücük bir adada tek başına bir kadını bulmak sanıldığından daha zordur.
Zamanla Teddy’nin adadaki bu görevi üstlenmesi için farklı motivasyonları olduğu ortaya çıkar. Üstelik hastane yetkilileri ve devletin de, hastanenin hastalar üzerinde uyguladığı deneyleri araştırmak niyetinde olan Teddy’i adaya çekmekte farklı amaçları olabilir. Teddy kendi karısının ölümünü aydınlatmak ve hastanenin iç yüzünü ortaya çıkarmak için, kime güvenebileceğini bilmeden, dış dünyayla tamamen kopuk bir adada müthiş bir mücadele vermek zorundadır.
Martin Scorsese’nin
Köstebek’ten sonraki ilk kurmaca uzun metraj filmi
Zindan Adası, yönetmenin nostaljik bir stil ve anlatıcılığı benimsediği enfes bir tür filmi. Dramatik iç ve dış çatışmaları bu kadar derin ve zengin, gerilim dozu bu kadar yüksek, olay örgüsü ve tonu bu denli esrarengiz ve sürükleyici bir filmle sık sık karşılaşmıyoruz. Karşılaşsak bile bunun Scorsese’ye özgü yumuşak, özgüvenli ve olgun bir sinema dili eşliğinde, üstelik mükemmel bir sinematografi, prodüksiyon, kostüm, ses ve müzik tasarımıyla özenle paketlenerek sunulmuş halini göremiyoruz.
Zindan Adası tam bir görsel, işitsel, zihinsel şölen ve de sinemanın ve bir insan öyküsünün -ki tüm psikolojik, politik, estetik elementleriyle örülmüş- rastlanabilecek en bütünlüklü ve kudretli yansımalarından biri. Adanın dehşet verici bir kasırganın kurbanı tekinsiz atmosferine karşılık Teddy’nin iç dünyasındaki büyüyen çalkantılar bizi filmin trajik sonuna götürürken, Teddy’nin yaşadığı çıkmazla yüzde yüz empati kuruyor; aynı paranoyalar, korkular ve çaresizliği derinden hissediyoruz.
Scorsese Teddy’nin öyküsü aracılığıyla adeta bizi dünyada süregiden korkunç bir tabloya tanık ediyor, ve bunun bir insan için daha da feci neticelerine ikna ediyor; sonra da aniden bizi inandırdığı bu karanlık kuyudan filmin başından beri kendimizle özdeşleştirdiğimiz ana karakterini sorumlu tutarak bizi filmin ta ilk dakikasından itibaren tamamını sorgulattıran bir labirente geri gönderiyor.
Elbette Scorsese-DiCaprio birlikteliği yine harikalar yaratmış. DiCaprio kendisinden duygusal ve fiziksel olarak belli ki çok şeyler alıp götüren bir senaryoyu adım adım arşınlamış ve eksiksiz bir portre çıkarmış ortaya. Mark Ruffalo da değeri filmin sonunda anlaşılan hoşluklarla işlemiş performansını. Ben Kingsley, Max von Sydow, Patricia Clarkson, Jackie Earle Haley, Emily Mortimer ve Michelle Williams da kusursuz bir kadronun her biri solo sahnelerinde bile parlamayı başaran değerli parçaları.
İçeriği; estetiği; tematik ve sembolik açılımları; iç içe geçmiş flashbackleri ve rüya / halüsinasyon sekanslarıyla alabildiğine yoğun ve kalın bir anlamlar zinciri olan film, her nasılsa hiçbir zaman itmiyor, bıktırmıyor, yormuyor. Tersine yaklaşık 140 dakikalık süresine rağmen derhal filmi baştan izleme ihtiyacı uyandırıyor. Çözmeye çalışmaktan ve tüm detaylarını tekrar tekrar bir araya getirmekten bıkmayacağınız tadına duyulmaz bir bulmaca; tek kelimeyle ‘tam’ bir film. Kaçırmayın!
Selin Sevinç